korkuyorum
İki ay önce bugün. Ben seni bekliyordum oysa hiç beklemediğim haberin geldi.
Önce duyduklarıma inanmadım. İnanamadım. Çünkü ben evimde oturmuş seni bekliyordum. Bu yüzden illa ki telefonuna çıkan yabancı sesi duymalı, seni kaybettiğimi ondan öğrenmeliydim. Ama bunu bile yapmaya cesaret edemedim. Başka biri seni sordu, ben telefonundaki yabancı sesi duydum, seni kaybettiğimi ondan öğrendim, ama inanamadım.
Bu bir şaka olmalıydı. Evet sen bize ilk defa kötü bir şaka yapıyordun. 1 gün önce gördüğüm gülen yüz bir yerlerde benim şaşkınlığıma gülüyordu yine. Biraz sonra arayacak ve kapının önündeyim diyecekti. Ama olmadı. Telefonum çalmadı ki son çalışı çok acı olmuştu. O halde bu bir rüya olmalıydı. Ben uyanacaktım az sonra. Güneş çoktan doğmuş olacaktı. Hatta senin telefonunla uyanacaktım. Sen bana “bu saate kadar uyunur mu uykucu? Hadi kalk ben geldim” diyecektin. Ama o da olmadı.
Belki de bu çaresiz bekleyişim 1 gün sonra benim sana gelmemi engelledi. Açık bir çukura yabancı bir insan yerleştirilecekti. Sonra üstü örtülecek, başına da bir taş dikilecekti. Taşın üstünde senin ismin yazacaktı. Bu nasıl bir oyundu ve ben bu oyuna nasıl tanık olurdum. Olmadım. Kaçtım.
Korktum. İtiraf ediyorum korktum. Az sonra üzerinde ismin yazılı taşın önüne gidip yeniden söyleyeceğim bunu. 2 aydır bana cevap vermeyen sen gibi o taş da sessiz kalacak bu söylediğim karşısında. Sonra sessizlik tüm dünyamı saracak yeniden. Ben usulca yanımda getirdiğim çiçekleri toprağın üzerine yerleştireceğim. Sonra biraz kendimden bahsedeceğim anlamsızca. Cevap yok… kendi kendime konuşacağım yani yine. Bana deli diyen sesin çınlayacak önce kulaklarımda. Sonra kahkahan. Ben yine inkar edeceğim ve sesin bana yeniden “basbayağı delisin işte” diyecek. Sonra kahkahalarımız birbirine karışacak.
Sonra birden dökülen gözyaşlarımın anlamsızlığından bahsedeceksin bana. Öyle ya da böyle yaşıyoruz işte ağlamanın ne gereği var diyeceksin. Ben de sana senin sözlerini hatırlatacağım. Biz umursamadan yaşayamadık bundan sonra da yaşayamayız diyeceğim. Sen haklısın deyip susacaksın. Ben başucunda bir turna daha katlayacağım.
Ben birazdan tüm cesaretimi toplayıp üzerinde ismin yazan taşın yanına gideceğim. İçimden hep beni uzaktan bir yerden seyrettiğin, bana güldüğün ve bunun bir şaka olduğunu söylediğin an geçecek. Dillendirmeyeceğim hiç. Bana şaka bütün bunlar de demeyeceğim. Ama deli gibi isteyeceğim bunu. Sen bileceksin. Gözlerimden anlayacaksın. Çünkü bir ağacın arkasına saklanmış beni izliyor olacaksın.
Telefondaki ses bana gerçeği kabul et dedi. Gerçek? Sana katladığım turna, uyku sorunun, son telefon görüşmen, bana deli deyişin, izlemeyi planladığımız film, hiç tanımadığım ve kaybolduğumu sandığım bir yerde seni görüşüm ve boynuna atlayışım, çay üzerine girdiğimiz derin muhabbet… İşte bunlar gerçek. Bunları kabul ediyorum zaten. Ama üzerine yanlışlıkla ismini yazdıkları o taş. O gerçek olamaz. Olsa olsa bir şaka olmalı.
Az sonra üzerinde isminin yazdığı o taşın yanına gideceğim. Ama itiraf ediyorum. Çok korkuyorum…