17/6/2007

korkuyorum

            İki ay önce bugün. Ben seni bekliyordum oysa hiç beklemediğim haberin geldi.

            Önce duyduklarıma inanmadım. İnanamadım. Çünkü ben evimde oturmuş seni bekliyordum. Bu yüzden illa ki telefonuna çıkan yabancı sesi duymalı, seni kaybettiğimi ondan öğrenmeliydim. Ama bunu bile yapmaya cesaret edemedim. Başka biri seni sordu, ben telefonundaki yabancı sesi duydum, seni kaybettiğimi ondan öğrendim, ama inanamadım.

            Bu bir şaka olmalıydı. Evet sen bize ilk defa kötü bir şaka yapıyordun. 1 gün önce gördüğüm gülen yüz bir yerlerde benim şaşkınlığıma gülüyordu yine. Biraz sonra arayacak ve kapının önündeyim diyecekti. Ama olmadı. Telefonum çalmadı ki son çalışı çok acı olmuştu. O halde bu bir rüya olmalıydı. Ben uyanacaktım az sonra. Güneş çoktan doğmuş olacaktı. Hatta senin telefonunla uyanacaktım. Sen bana “bu saate kadar uyunur mu uykucu? Hadi kalk ben geldim” diyecektin. Ama o da olmadı.

            Belki de bu çaresiz bekleyişim 1 gün sonra benim sana gelmemi engelledi. Açık bir çukura yabancı bir insan yerleştirilecekti. Sonra üstü örtülecek, başına da bir taş dikilecekti. Taşın üstünde senin ismin yazacaktı. Bu nasıl bir oyundu ve ben bu oyuna nasıl tanık olurdum. Olmadım. Kaçtım.

            Korktum. İtiraf ediyorum korktum. Az sonra üzerinde ismin yazılı taşın önüne gidip yeniden söyleyeceğim bunu. 2 aydır bana cevap vermeyen sen gibi o taş da sessiz kalacak bu söylediğim karşısında. Sonra sessizlik tüm dünyamı saracak yeniden. Ben usulca yanımda getirdiğim çiçekleri toprağın üzerine yerleştireceğim. Sonra biraz kendimden bahsedeceğim anlamsızca. Cevap yok… kendi kendime konuşacağım yani yine. Bana deli diyen sesin çınlayacak önce kulaklarımda. Sonra kahkahan. Ben yine inkar edeceğim ve sesin bana yeniden “basbayağı delisin işte” diyecek. Sonra kahkahalarımız birbirine karışacak.

            Sonra birden dökülen gözyaşlarımın anlamsızlığından bahsedeceksin bana. Öyle ya da böyle yaşıyoruz işte ağlamanın ne gereği var diyeceksin. Ben de sana senin sözlerini hatırlatacağım. Biz umursamadan yaşayamadık bundan sonra da yaşayamayız diyeceğim. Sen haklısın deyip susacaksın. Ben başucunda bir turna daha katlayacağım.

            Ben birazdan tüm cesaretimi toplayıp üzerinde ismin yazan taşın yanına gideceğim. İçimden hep beni uzaktan bir yerden seyrettiğin, bana güldüğün ve bunun bir şaka olduğunu söylediğin an geçecek. Dillendirmeyeceğim hiç. Bana şaka bütün bunlar de demeyeceğim. Ama deli gibi isteyeceğim bunu. Sen bileceksin. Gözlerimden anlayacaksın. Çünkü bir ağacın arkasına saklanmış beni izliyor olacaksın.

            Telefondaki ses bana gerçeği kabul et dedi. Gerçek? Sana katladığım turna, uyku sorunun, son telefon görüşmen, bana deli deyişin, izlemeyi planladığımız film, hiç tanımadığım ve kaybolduğumu sandığım bir yerde seni görüşüm ve boynuna atlayışım, çay üzerine girdiğimiz derin muhabbet… İşte bunlar gerçek. Bunları kabul ediyorum zaten. Ama üzerine yanlışlıkla ismini yazdıkları o taş. O gerçek olamaz. Olsa olsa bir şaka olmalı.

            Az sonra üzerinde isminin yazdığı o taşın yanına gideceğim. Ama itiraf ediyorum. Çok korkuyorum…

10/5/2007

hüzün kokan bahar

Hüzün dolu bu bahar. Aşk değil, heyecan değil, sadece hüzün...

 

Mavisine gri karışmış gökyüzünün. Çiçekleri kırık beyaz artık. Gününe ayrılık karışmış. Gecesi hep aynı…

 

Kokusunda hüzün var baharın. Yokuşu zor her zamankinden. İnişi düşüşümüze denk gelmiş pek de anlayamamışız. Bakışı bir başka buluğu bu sefer. Yakarışı aynı…

 

Bir cemre daha düşmüş anlaşılan gözyaşımla birlikte toprağa. Yeşermez sanmışız yanılmışız. Sabahları güneşin kızılı bir başka kırmızı bu sefer.

 

Ve kokusunda hüzün var baharın…

9/5/2007

22 gün sonra

Tam 22 gün oldu sen gideli….

 

Çay demledim az önce. Hayır diyemezsin biliyorum. Ama çağırsam gelemezsin artık. Gittikten sonra bir süre içememiştim. Şimdi ise her yudumunda seni hatırlıyorum yine. “İnsan çayı nasıl sevmez” deyişini. “Gidenle özdeşleştirme hiçbir şeyi yoksa yaşayamazsın ve unutamazsın” demiştin. Bunu yaptığım için üzgünüm. Ama seni unutmak haksızlık gibi geliyor bana. Bunu istemiyorum…

 

Hani bulmak istediğimiz film vardı ya onu da buldum yokluğunda. Birlikte seyrederiz diye konuşmuştuk. O yüzden hala seyretmedim. Ama üzerinde konuştuğumuz sahneler hala aklımda. Ne çok gülmüştük.

 

Hala kendi kendime konuşuyorum. İstediğin kadar “deli” diyebilirsin bana. Vazgeçmedim bu huyumdan. Hatta bu sıfatı bile sever oldum sen yakıştırdıktan sonra. “Belki de deli olmak gerekiyor mutlu olmak için” demiştin ama bak mutlu değilim ben. Demek başka şeyler de gerekiyormuş. Burada olsaydın da keşfetseydik birlikte neler gerektiğini. Gerçi sen bulduğunu düşünüyorsundur şimdi ama….

 

Sen giderken uğurlamaya gelmedim, özür dilerim. Seni son kez görmek isterdim ama dayanabilir miydim bilmiyorum. Bu konuda pişman mıyım bunu da. Herkes gitme demek isterdi sana eminim. Diyemediler, sen kararını vermiştin. Ama binlerce gözyaşı döküldü arkandan. Çoğu yerli yersiz benim tarafımdan.

 

Söylesene Murat bundan sonra umursamadan yaşayabilir miyiz? Biraz daha az düşünerek, çok nefes alarak. “Bizden geçti artık” demiştin. Söylesene şimdi çabalasak yapabilir miyiz acaba biraz da olsa?

 

Hani uyuyamıyordun ya. Hatta bu yüzden bazı ilaçlar bile almıştın. İşe yaradı mı onlar? Çünkü artık ben de uyuyamıyorum. Buldun mu çözümünü uykusuzluğun? Çok düşündüm bunu. Belki de uyumamak gerekiyordur bazen. Belki vücudumuz, gözlerimiz bizden fazla yaşamak istiyorlardır bu hayatı. Belki isyan etmişlerdir bize artık. Bu yüzdendir sabahlara varan gecelerimiz.

 

Şimdi fark ettim 22 gün olmuş sen gideli. Ve içimde durdurulamaz bir seni görme isteği…

Hani inandırdılar ya bizi birini sevdiğimizde bunu ona söylememiz gerektiğine. Hani illa da söylemek gerek ya. Hissettirmek yetmiyor ya. İşte bu yüzden çok mutluyum seni son gördüğümde seni sevdiğimi söylediğim için. Konu nasıl gelişmişti bilmiyorum ama laf arasında söylemiştim seni sevdiğimi son görüşmemiz olduğunu bilmeden. Bu yüzden mutluyum biraz da olsa.

 

Hani çok merak etmiştin de turna katlatmıştın ya bana. O günden beri elime kağıt alıp yeni bir turna katlayamadım. 1000 tane katlayıp bir dilek hakkı kazanacaktım. 14 olmuştu o gün. “Daha çok yolun var ben hayatta uğraşmazdım” dedin. Şimdi asla olmayacak bir dileğim var ve bu yüzden turnalarımı rafa kaldırdım.

 

Gittikten 22 gün sonra sensiz bir şehrin sabahına merhaba diyorum yeniden. Bahar geldi biliyor musun? Şenlikler de yaklaştı. Bugün çok komik bir fıkra duydum, anlatayım mı? Hafta sonu da İstanbul’da olacağım. Döndüğümde yine oturup çay içelim seninle. Askerliğinden konuşalım yeniden. Bak yine söz veriyorum sana mektup da yazacağım.

 

Deli diyeceksin biliyorum ama yanımda olmasan da yüksek sesle söylüyorum. Duyar mısın bilmiyorum. Ama seni çok özlüyorum benim ÖLÜ ARKADAŞIM…..

9/5/2007

uykusuz bir gecenin sabahında

Yine uykusuz bir gecenin sabahında, elimde çayımla, kağıt kalem başında buldum kendimi.

Bu uykusuz geçirdiğim kaçıncı geceydi sayısını bile unuttum artık. Hayatımın en zor deneyimini yaşarken, şehri güzel gösteren ışıkların hepsi sönmüşken, sadece daha fazla yaşamak için yazıyorum yine.

 

Bir bahar sabahı, baharı en çok hatırlatan kuş sesleriyle, yaza çalan sıcacık havasıyla, tüm ışıkları sönmüş çırılçıplak karşımda uzanan şehrimle, kelimelerimle başbaşa....

 

Ve uykusuz bir gecenin sabahında, içimde nereden geldiğini bilmediğim kocaman bir düğümle, bir türlü atamadığım bir mayıs sıkıntısı ve bütün sıkıntımı az önce yağan yağmur gibi içimden boşaltmasını umduğum gözyaşlarımla, sadece yaşamak için yazıyorum şimdi....